portre/röportaj Sonuçta Çankaya'nın arkasında tamamı veresiyeyle yaklaşık 60 hektar yer aldık. Or-an yerleşiminde orta gelir grubu için asansörsüz dört katlı apartmanlar egemen olsun istiyordum. Ankara Özerk İmar Müdürlüğü projeyi hemen onayladı. Ve ondan sonra devlet bütün görkemiyle karşımıza dikildi. Bakanlıktan, "Planlama sahanız baraj taşma alanında kaldığından tasdik edilememiştir" diye bir yazı geldi. Yazılar karıştırılmış olacak diye gülerek bakanlığa gitmiştim. Ama onlar ısrarla arazinin baraj taşma alanında olduğunu iddia ediyorlardı. Nasıl anladıklarını sordum, "Haritada maviye boyanmış" dediler. Hangi barajın taşma alanı olduğunu öğrenmek istediğimde ise cevap veremediler. "1200 metre yükseklikte baraj taşması mı olur?.. Bütün Türkiye sular altında kalmaz mı?" dedim yine cevap yok... Sonunda akıllı bir müsteşar yardımcısı yanlış boyamayı doğru boyama ile düzeltti ve imar sınırlan dışında Türkiye'nin ilk mevzii imar planı onandı. önce su boruları patladı, ardından elektrik arızaları basladı Altı çadır kurarak 1970 baharında inşaata başladık. Evlerin inşaatı bir heyecan; yol makinelerinin çalışmasını seyretmek bir başka coşku; orada yaşam başlamamış olsa bile her atılan adım benim için mutluluk oluyordu. Hele yaşama başlaması heyecanın ve korkunun zirvesiydi. Önce su borusu donarak patladı sonra da elektrik arızalan başladı. Daireleri biraz gecikmeyle, biraz kusurlu teslim ettik. Aralarında Ecevitler, Akyollar, Baykallar, birçok sanatçı, bilim adamı ve politikacı otuza yakın yıldır yaşıyorlar. Ben de çalışma yerim dahil Or-an'da yaşıyorum. Or-an'a ilk taşınanlardanız ... Bir gün elektrik kesildi, kaloriferler yanmıyor, evlerde donuyoruz... Kendimi 5 8 YALITIM• NiSAN 2005 sorumlu sayıyor ve üzüntüden kimsenin yüzüne bakamıyordum. Bir komşuyu yanıma alarak Konya yolundaki trafoların yolunu tuttum. Hem komşuya gayretimi göstererek kendimi savunuyor hem de küçük bir umudu deniyordum. Trafoların bulunduğu yere gittik, sıcacık bir odanın içinde beş altı kişi çay ve sigara içerek kağıt oynuyorlardı. Kapıyı açan, sesimizin acıklı titreşimlerinden etkilenerek birkaç kilometre bizimle geldi ve bir şalteri indirdi. Ve elektrik Or-an'a doğru akmaya başladı. Üç gündür yapılacak iş buydu, ama kağıt oynamak onlara dayanılmaz keyif veriyordu. Aceminalbant işini fakirin eşeğinde öğrenir 1980'lerin başında bir büyük müteahhit adına Libya'yı hedef seçtik. Kaddafı, ülkesine kimlik kazandıracak bir düzen hayal etmişti. Bir buçuk yıl içinde belki on kez gittiğim Libya'da önce Türk Büyükelçilikyapısını projelendirdim. Cevahir başladı, Enka sürdürdü, Mesa bitirdi. Şimdi, kim yaptı bu binayı diye sorulunca oradaki personel son inşaatçının adını veriyormuş. Hazırlanan bir raporu kim yazdı diye sorduğumuzda nerdeyse sekreterin isminin verilmesi ya da bu tablo kimin diye sorulunca sahibinin ya da galerinin isminin verilmesi gibi bir şey ... Acemi nalbant mesleğini fakirin eşeğinde öğrenirmiş. Libya'dakiTürk müteahhitlerinden en az yüzü kendi ülkesinde ya da kasabasında bile inşaat yapamayacak tiplerdi. Libya'dan birkaç yıl sonra Cezayir'de büyük bir yarışma kazanarak bu ülkeye gittim. Cezayirliler beni alışmadığım kadar iyi karşıladılar. Başkentte, Cezayir milli uygarlığını simgeleyecek bir politik/kültürel milli merkezin projesini yapacaktım. Cezayir'de aralıklarla yapılan toplantılar sonunda bir yılda sözleşme imzaladık. Kültür merkezi, plastik sanatlar, müzik ve dans okulu, opera, kütüphane ve sosyal bölümler, görkemli merasim salonları, önemli konuklar için misafir evleri, halka dönük çok büyük bir park ve tesislerden oluşan projelerin, yapılacağı alanda kurulacak büroda yapılması koşulunu koydular. Cezayirlilerin çok katı ve zor işveren olduklarını duymuştum. Tüm mühendislik hizmetleri ve mimarinin bir bölümü Ankara'da yapılıyordu. Sözleşme görüşmeleri devamınca bir yıl, projelerin tüm tasarım çalışmalarını hazırladım. İmzayı attığım ana kadar 1.5 yıllık tüm emek ve masrafı kaybetmeyi göze almış fakat her şey mutlu sona ulaştığında çok karlı çıkmıştım. Dünyanın gözü ekonomik göstergelerden başka bir sev görmüyor Ankara'ya döndüğümde hemen kendime Or-an'da güzel bir büro inşa ettim. Yurtdışında bu kadar büyük bir prestij programını projelendirmiş bir mimar olarak profesyonel etkinliğimizin artacağını düşünüyordum. l 980'lerin ortalarında ulaştığımız mali olanaklarla altı mankenle Ege'ye açılacak halimiz olmadığına, yaşam biçimve düzeyini değiştirmek gereğini de duymadığımıza, bu olanakları da mimarlıktan kazandığımıza göre bu sanatın Türkiye'de daha başarılı olması için ortamın geliştirilmesine katkıda bulunacak bir vakıf kurmak istedim. Ve dostların desteğiyle Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı'nı kurdum. Bütün dünyanın gözü ekonomik göstergelerden başka bir şey görmüyor. Ülkemiz vakıflarının hemen hepsi iyilik üzerine kurulmuş. Ölçüler nicelik sınıfından; bizim işimiz ise toplumun kültürel yaşamına, mimarlık ortamına düşünsel katkıda bulunmak; yani nitelik peşindeyiz. Mimarlık müzesi de kurmak istiyorum. Bunun, Rahmi Koç'un teknoloji müzesinden daha önemli olduğuna inanıyorum. İnsan zekası, görüldüğü gibi teknolojiyle ilişki kurmakta çok büyük sorun yaşamıyor. Ama sanatta, aklın ötesindeki muhayyele-
RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=