Yalıtım Dergisi 51. Sayı (Kasım-Aralık 2004)

portre/röportaj de mimarinin tarifi, mimari budur... Estetik de kendiliğinden doğuyor. Bu konuda çok ciddi bir yanılgı var. Kimse uçağın güzel ya da çirkin olduğunu düşünmüyor, uçak zaten doğal bir sonuçtur. O sonuç ya güzeldir ya çirkindir; o hiç mühim değil. Ağacın güzel ya da çirkin olması da mümkün değil. Bütün mesele onu o noktaya getirebilmekki onun güzel ya da çirkinliği tartışılmasın. Betonu bütün süslerinden arındırdığın zaman yine kendi hizmetini görüyor. Üstündeki süsler tamamen makyaj. Sen onu ilk önce vazifeleri için yap, sonra üstüne bazı makyajları eğer istiyorsan eklersin. Güzel bir hanımın dudak boyası gibi keyiftir. Esasında estetiğin kökeninde de belli fonksiyonlar yatarsa ve o fonksiyonlar o estetiği üretirse o zaman zaten evrenselleşiyor ve zamansızlaşıyor. Öbür türlü belli bir modanın ya da belli bir çağın sınırları içinde kalıyorsun. Bir akıma tabi olmak da güzel ama onun arkasında yapıtın zamana dayanır olması lazım. Zaten sen, "zamana dayanın" ifade ediyorsan bugünün mimarisini, dolayısıyla bugünün bir yorumunu yapmış oluyorsun. Farklı alanlardaki yayınları takip etmek çok daha yararlı Babamın anatomi kitaplarından da esinleniyorum; denizden, havadan bir şeyler almak, bütün bunları arayacak disiplin ya da meraka sahipsen mümkün oluyor. Dolayısıyla mimariyi anlatmak bütün bunları tanımakla mümkün. Mesela ben Scientific American okuyorum, National Geographic'i de babam doğduğumda abone etmiş ve sonradan da kendim abone olduğum için okuyorum; Popular Mechanicsokuyorum. Oralardan öğrendiklerim, mimarlık dergilerinde başkalarının yaptıkları mimariyiincelemekten çok daha yararlı oluyor. Onlardan malzeme alıp ben kendi mimarimi, felsefemi ve kavramlarımı yaratıyorum. Uzayın ya da farklı şeylerin toplamından algıladıklarımı başkasının yaptığı bir mimariden alamıyorum. Tabii büyük eserler hariç... Az gelişmiş ülkelerde üstün teknolojiyi tatbik ettiğiniz zaman bir süre sonra çökmüş tavanlar, yanmayan lambalarla falan karşılaşıyorsunuz Türkiye'ye döndüğümde çok zorlandım. Bu mesleğin Türkiye'de "meslek" dahi olmadığını fark ettim. İngiltere'den sonra buralara gelip de bir taraftan Bayındırlık Bakanlığı'nın Yapı İşleri, bir taraftan Laz kalfaların dünyasının arasına sıkışmış bir mesleği sürdürmek bir hayli zor oldu. Mesela Zincirlikuyu'daki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü tesislerini 1974'te yaptım. Çatısının düz yapılmasında ısrar ettim fakat adam gibi yapılamayacağını tahmin bile etmemiştim. Adamlar bitümlü kartonla kapladılar ... Bütün binanın çatıları aktı _ve dolayısıyla "bir şey" öğrendim. Meseladetayda son derece yalın ve rasyonel çözümlere gitmeyi burada öncelikli olarak tatbik etmeye başladım. Çünkü belli şeylerin Türkiye'de yapılamayacağını, yapılırsa taklit, kötü olacağını ve çok çabuk bozulacağını anladım. Zaten çok gelişmiş ya da yapı teknolojisinde çok ileri olan ülkelerin malzemelerini ya da görüntülerini burada yaratmak istiyorsanız çok büyük yanılgıya düşüyorsunuz. Çünkü oranın teknolojisiyle yapılan bir şeyin ancak "özentisini" gerçekleştirebiliyorsun burada. Bütün az gelişmiş ülkelerde üstün teknoloji tatbik edildiği zaman çökmüş tavanlar, yanmayan lambalarla falan karşılaşıyorsunuz. Sadece yapım değil, onun yaşatılması ve bakım süreçlerinde de aynı beceriyi göstermek gerekiyor. Karayolları binasında Türkiye'de ilk defa asma cephe kullanıldı. Güneş ışınlarına karşı ısıyı yansıtan cam sisteminin ilk örneklerini uyguladık. Mesela Isıcam'ı yaptığım zaman Ankara'dan "Niye bir tane cam kullanmıyorsunuz, bir tane yetmiyormu?" gibi tuhaf eleştiriler gelmişti ... İptidai şartlarda çalıştık. Zaman zaman bazı şeyleri Türkiye'ye getirdim ama kolay olmuyor. Şu anda Zincirlikuyu'dakiKarayolları binasının cephesinde bir sürü havalandırma cihazı var, gecekondu giYALITIM • ARALIK 2004 5 1

RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=